<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhammet Tunçsan&#039;ın Karikatür Sergisi</title>
	<atom:link href="http://www.diguri.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.diguri.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 01 May 2010 00:31:07 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Lazları Tanımak</title>
		<link>http://www.diguri.com/2010/05/lazlari-tanimak/</link>
		<comments>http://www.diguri.com/2010/05/lazlari-tanimak/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 May 2010 00:30:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>diguri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.diguri.com/?p=94</guid>
		<description><![CDATA[Mizahın olmadığı toplumlar sağlıklı olamaz. Humor, yani mizah dışlanırsa o toplumda hemen tümör filizlenir, büyür. Toplum, yavaş yavaş yok olur. Sağlıklı olması için, topluma &#8220;humor&#8221;u yerleştirmeliyiz. Humor kuru mantığı reddeder, çok yönlü düşünmeye alıştırır. Tümör olan olayları alaya alır, onları önemsemez, sorun olmaktan çıkarır.
Açıktır ki, mizahı en bol insan topluluklarından biri de Lazlardır. Onlar koca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mizahın olmadığı toplumlar sağlıklı olamaz. Humor, yani mizah dışlanırsa o toplumda hemen tümör filizlenir, büyür. Toplum, yavaş yavaş yok olur. Sağlıklı olması için, topluma &#8220;humor&#8221;u yerleştirmeliyiz. Humor kuru mantığı reddeder, çok yönlü düşünmeye alıştırır. Tümör olan olayları alaya alır, onları önemsemez, sorun olmaktan çıkarır.</p>
<p>Açıktır ki, mizahı en bol insan topluluklarından biri de Lazlardır. Onlar koca burunlu olsalar da, burunları ile alay edebilirler. Diğer bir deyimle, mizah ruhunu temsil ederler. Sanki mizah için yaratılmışlar; dünyanın en hareketli insanlarıdır. Onları Türkiye&#8217;nin ve dünyanın her yerinde bulabiliriz.<span id="more-94"></span></p>
<p>Lazlar ile ilgili neler anlatılmaz ki; güya Lazlar ile Vikingler arasında tarihsel bağlantı varmış. Bunları kanıtlamaya kalkanlar: &#8220;Amerika&#8217;ya takalarıyla giden Vikingler uzun bir yolculuktan sonra Karadeniz&#8217;e de gelir&#8221; diye başlıyorlar. İddialarını kanıtlamak için bir sürü şey saymaya da devam ederler. Burada Laz, Viking olmuyor da; Viking Laz oluyor. Yolculuk esnasında bunların bir kısmı da Polonya&#8217;ya yerleşiyorlarmış. Daha sonra, Polonya&#8217;dan Amerika&#8217;ya göçenler için Amerikalılar da fıkra bombardımanına başlıyorlar. Bunlar, Adem&#8217;i bile Laz yaparlar, &#8220;Nuh safkan Lazdır!&#8221; derler. Ama bütün bunlar Lazları pek ilgilendirmez. Onlar bilirler ki, bahsi geçen Lazlar kendileri değil, Karadenizlilerdir. Ancak bir yerde kendilerini de dışlamazlar; çünkü kendileri de Karadenizlidir.</p>
<p>Lazlar hayli nüktedan olmalarına rağmen, kendileri üzerine anlatılan fıkra ve Temel hikayeleri Lazlar ile ilgili değildir. Temel, Karadeniz kültürünün ortaya çıkardığı Türkçe bir anlatımdır. Temel hikayelerini Lazca anlatmak zordur.</p>
<p>Lazlar hamsiye aşıktır. Hamsiye &#8220;kapça&#8221; derler. Bir de karalahanaları vardır; ona da &#8220;lu&#8221; diyorlar. Atmacaya da &#8220;sifteri&#8221; diyorlar.</p>
<p>Engebeli arazilerde yaşarlar. Araziye göre yapı türü geliştirmişlerdir. Evlerinin altı yarı bodrum-ahır biçimindedir. Bunda amaç, meyilli araziyi düzeltmektir. Çatılar ise genelde otluk olarak kullanılır. Bu evlerin birçoğu, ahır katı ile birlikte bir buçuk kattır.</p>
<p>Lazlar toprağa bağlı bir topluluktur. &#8220;lazut&#8221; dedikleri mısırlarını tarlalarında yetiştirir, değirmeninde öğütürler. Lazların yaşadığı yöre sulak olduğu için, değirmeni; su ile çarkı dönen yöntem kullanarak geliştirmişlerdir. Bu yörede, yere paralel dönen çarklar ile çevrilen taşlar ilgi uyandırıcıdır. Başka bölgelerde, Lazların kullandığı değirmenlerin benzerlerine pek rastlanmaz.</p>
<p>Kışın yiyeceklerini kurutmak ve saklamak için geliştirdikleri yapıya &#8220;serende&#8221; adını vermişlerdir. Dört direk üstünde inşa edilmiş bu yapı özel bir mimariye sahiptir. Serendelerin altındaki düzeneğe Lazlar &#8220;oçambre&#8221; derler. Evin bahçesinde bulunan derin kazılmış kuyular ise, yazın soğuk, kışın ılık su içmek için idealdir.</p>
<p>Her köyün bir yalısı vardır. Lazların yalısı, İstanbul&#8217;un Boğaz evlerine benzemez. Laz köylerinin bu buluşma yerlerine Lazlar, &#8220;noğa&#8221; derler. Bu yerler genellikle deniz kenarındadır. Sabahtan, akşam geç saatlere kadar buradaki insanlar zamanlarını neşe içinde geçirirler.</p>
<p>Lazların yaşadığı yörelerde tarihi yapılara pek rastlanmaz. Yörenin orman bölgesi oluşu nedeniyle, yapılar çoğunlukla ahşaptır. Betonarme çıktı, ahşap bozuldu, yok edildi. Tıpkı, tüfek icat oldu, mertlik bozuldu gibi. Ahşap binalar, doğanın hırçınlığı karşısında uzun süre dayanamaz. Bir de yörede, ahşap sevgisizliği olunca tarihi eserler toptan yok oluyor. Bazı askeri karakollar, kuleler, kaleler, deniz fenerleri dışında, Lazların yaşadığı yerlerde taş yapıya pek rastlanmaz. Laz bölgelerine giden bazı gözlemciler, &#8220;Lazların hiç tarihi binaları yok&#8221; diyorlar. Halbuki Lazlar, ahşaba ilmek ilmek nakış nakış el sanatları işlemişler. Hem de aletin yapıp, elin övünmediği dönemlerde. Serende kapıları, ev kapıları, adeta birer sanat eseri durumundadır. Yani ev, yaptıran ailenin ekonomik gücü ile orantılı olarak birer sanat şaheseri halini almaktaydı.</p>
<p>Toprakların, meyilli olduğunu söylemiştik. Tarım için gerektiğinde dere kenarlarına kara taşlar ile duvar çekip içine toprak doldurarak, düz arazi oluştururlar. Bu düz arazilere &#8220;zeni&#8221; diyorlar.</p>
<p>Bölgede kızılağaç ismi verilen bir ağaç da yetişir. Kızılağaca Lazlar &#8220;txrombi&#8221; derler. Bu ağaç meyve vermez, bizim Lazlar bu ağaca kızmışlar; &#8220;hiç meyvesiz ağaç olur mu?&#8221; diye. Elbette olmazdı. Ona da bu nedenle, üzüm asmasını dayamışlar. Kızılağaçlar birer kara üzüm bağına dönmüş. Kara üzümden şarap yaparak, dünyanın başka ülkelerine ihraç etmişler. Ceneviz gemileriyle yapılan bu ticaret, yöreye İslamiyet&#8217;in girişinden sonra uzun sürmemiş. Üzüm bağları yok edilmiş. Yok olmaktan kurtulanlar da, şarap yasağı olduğu için pekmez yapımında kullanılmaya başlanmış.</p>
<p>Zamanla sadece pekmez değil; &#8220;termoni&#8221; adını verdikleri özel bir yemek aşıda oluşturdular. Çevre kültürlerden insanlar, Lazlara olan rekabetlerini dile getirmek için, &#8220;Lazlar yer termoni, Müslümanlar yemez oni&#8221; derler. Yinede, termoniyi yemenin dinen sakıncası olmadığını herkes bilir.</p>
<p>Bunun karşıt kültürü de geliştirilmiştir. Hemşinliler hoşmerim&#8217;e sahip çıkarak; &#8220;uu Lazlar, hoşmerim yiyamazlar&#8221; derler.</p>
<p>&#8220;Noğasti&#8221; , yani yalıda her ailenin bir kayığı olur. Genelde yaşlılar balığa çıkar. Balıkçılıkla, dedeler ve torunlar uğraşır. Çaydan önce, babalar gurbetçiydi. Babaları gurbetten çay kurtardı. Ama o sürecin etkisiyle evde, ailenin reisi en büyük hanımdır. Yani anaerkil bir tarz hükmünü sürdürmektedir. Yine de, yeni gelinlerin sözü pek geçmez. Büyük hanımlar, ne söylerse onu yapmak zorunludur. Bir nevi askeri hiyerarşi vardır.</p>
<p>Burada kısaca başlıklar halinde sözü edilen konular, başlı başına incelemeye değer konulardır. Kuşkusuz, bu konuların detayıyla incelenmesi, Lazların kimler olduğu, tarihleri, gelenekleri, görenekleri konusunda bize daha iyi bilgiler sunabilir. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.diguri.com/2010/05/lazlari-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dilsever Dünya Yaratabilmek</title>
		<link>http://www.diguri.com/2010/05/dilsever-dunya-yaratabilmek/</link>
		<comments>http://www.diguri.com/2010/05/dilsever-dunya-yaratabilmek/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 May 2010 00:27:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>diguri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.diguri.com/?p=91</guid>
		<description><![CDATA[Benim doğduğum yerlerde, çocuk doğduğunda çok sevilir. O&#8217;na en na gogağarare. denir. Bazen de, isyaskani vidare veya urepeşi çona denir. Yürekten sevilir çocuklar. Ama benim oralarda, çocuklar varsa yaşıtları ile büyür, yoksa yalnız büyümek zorundadırlar. Çünkü, kendisini o kadar çok seven büyüklerini, yaşam kavgası uğruna, Toprak ana alıkoymaktadır. Onun için çocuklar; büyüklerinden aşırı sevgi yüklü, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Benim doğduğum yerlerde, çocuk doğduğunda çok sevilir. O&#8217;na en na gogağarare. denir. Bazen de, isyaskani vidare veya urepeşi çona denir. Yürekten sevilir çocuklar. Ama benim oralarda, çocuklar varsa yaşıtları ile büyür, yoksa yalnız büyümek zorundadırlar. Çünkü, kendisini o kadar çok seven büyüklerini, yaşam kavgası uğruna, Toprak ana alıkoymaktadır. Onun için çocuklar; büyüklerinden aşırı sevgi yüklü, birer kutsal deyimi andıran, yürekten kopup söylenen cümlelerden başka söz duymazlar. Ondandır, bizim ora insanının anadilinin gelişmemiş ama çok değerli, yürek dili, sevgi dili oluşu.<span id="more-91"></span></p>
<p>Sonra benim ora insanı okula gider. Şimdilerde değil elbet; ama benim yaşıtlarımın çoğu okulda konuşulan dili ilk defa duymuştur. Anadilini konuşması yasaklanmıştır. Amaç yeni öğreneceği dili iyi öğrensin, büyüdüğünde iyi bir iş sahibi olsun. Sonuçta herkes öğrenir yeni duydukları bu dili. Artık, Kurban olayım. denir, Candan doyasıya seveyim. denir, Kalbimin ışığı, aşkım. denir.</p>
<p>Benim ora insanı, hele benim yaşıtımsa, mutlaka bir şekilde dini eğitim de almıştır. Yine başka bir dil ve ibadet, inançla tanışır. Bu dili pek geliştiremez. Çünkü bu dilin öğreticileri hocalar, okur ama yazamaz. Onun için eğittikleri insanları, kendileri gibi sadece okur yaparlar. Okur-yazar yapamazlar.</p>
<p>Derken zaman hızla akıp gitmektedir. Orta dereceli okullarda (tabii ki benim zamanımda) yabancı dil öğrenme mecburiyeti gelir. İyi bir iş sahibi olmanın tek yolu başta İngilizce ve Batı dillerini öğrenmekten geçmeye başlar. Medeniyet bunu emretmektedir. Yine üzülerek belirteyim ki, yüz kişiden bir kişi bu yabancı dili ya öğrenir ya da öğrenemez. Bütün çabalara ve toplumun yaptığı onca masraflara rağmen büyük bir başarısızlık olur.</p>
<p>Evet, bütün bu başarısızlığın altında, ilk öğrenilen dilin iyi öğrenilememesi, kuralları ve yeterli kelime hazinesi ile kavratılamaması yatmaktadır. Bu durumu tanımlamaya uygun düşen bir söz düşüyor aklıma; Ne kadar ekmek, o kadar köfte. Birkaç kelimeyle bundan daha iyi izah edilemez kanımca.</p>
<p>Dil konusunda hep söylenir, ikinci dil öğrenilirken, beyinde bilinen birinci dilin kelime karşılıkları kolayca belleğe yerleşir. Yeni dilin değişik olan kuralları da yine çok zorlanmadan insana mal olur. Her dil bir insan. evet ama, yarım dil de yarım insan. Yarım insan da bir işe yaramaz ki. Bu yüzden dili layığı ile öğrenmek gerekmektedir.</p>
<p>Anadili öğrenme hakkı bunun için önemlidir. Bizim buralarda bu hakkı politize ettiler. Anadil hakkı denildiği zaman başka bir şey anlaşılıyor. Sanki herkes de böyle anlaşılmasından pek memnun. Ama dillere yazık ediyoruz. Hele anadile, o ilk duyulan, güzel dile yazık ediyoruz. Dilsever bir dünya yaratmak zorundayız. Dil bir araçtır. İyi kullanırsanız iyi işlev görür. İnsanlara güzel konuşmayı ve sevmeyi öğretmeliyiz. Başka çaremiz yok. En baştan başlamalı ve insanlarımıza konuşabildiği kadar dili konuşturmalıyız.</p>
<p>Dilsever bir dünya yaratabiliriz. diye düşünüyorum. Dilsever bir dünya da savaşa değil, barışa ihtiyaç vardır. Mutlu dünya bu olacaktır.</p>
<p>Medisineri goxtit, vorsi gurite.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.diguri.com/2010/05/dilsever-dunya-yaratabilmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güzel Bir Gün</title>
		<link>http://www.diguri.com/2010/05/guzel-bir-gun/</link>
		<comments>http://www.diguri.com/2010/05/guzel-bir-gun/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 May 2010 00:20:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>diguri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.diguri.com/?p=88</guid>
		<description><![CDATA[Bu sabah her güne başlangıçtan daha keyifli hissediyordum kendimi. Gözlerimi açınca ilk yaptığım şey pencereye bakmaktır. Gün aydınlıksa kendimi iyi hissederim. Bazen yağışlı ve kapalı olur. Böyle günlerde keyfim kaçar. Romatizmalarım da vardır. Hava raporu gibidirler. Hava bozmadan benim dizlerim, kemiklerim sızlamaya başlar.
Bugün çok farklı bir gün. Her günden daha keyifliyim. Bu keyfi de nereye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu sabah her güne başlangıçtan daha keyifli hissediyordum kendimi. Gözlerimi açınca ilk yaptığım şey pencereye bakmaktır. Gün aydınlıksa kendimi iyi hissederim. Bazen yağışlı ve kapalı olur. Böyle günlerde keyfim kaçar. Romatizmalarım da vardır. Hava raporu gibidirler. Hava bozmadan benim dizlerim, kemiklerim sızlamaya başlar.<span id="more-88"></span></p>
<p>Bugün çok farklı bir gün. Her günden daha keyifliyim. Bu keyfi de nereye borçlu olduğumu bilmiyorum. Yatağımdan kalktım, perdeyi sonuna kadar pencere kenarına çektim. İçeriye bana daha çok huzur ve sevinç veren bir ışık doldu. Pencereyi biraz araladım, içeriye mis gibi bir hava doldu. Gece boyunca nefes alarak-vererek içerisinin oksijenini tüketmişim. Şimdi daha keyifli nefes alabiliyorum.</p>
<p>Akşamdan düzene sokmadığım birkaç şeyi yerli yerine koydum. Üstümü giyindim. Dışarı çıkmak istiyordum. Bugün şöyle biraz uzaklara gitmek istiyorum. Birden aklıma geldi, dayı benden önce kalkmamıştır inşallah diye düşündüm. Dayı&#8217;nın koruyuculuğu beni biraz sıkıyor ama ondan hoşlanıyorum. O olmasa ne yapardım. Yaşadığı yerin bir bölümünü bana vermişti. O da bitişikte yaşıyor. Mezarlığın bekçiliğini yapıyor. Herkes dayıyı çok seviyor. Bunu davranışlarıyla belli ediyorlar. Dayı bu ilgiden sebep hiç böbürlenmiyor. Son derece alçak gönüllü davranıyor. Yine derin düşüncelere dalıyor. Buna müsaade etmeyeceğim. Bugün burada oturmak istemiyorum.Üstümü başımı giyinmeliyim. Biraz oramı buramı düzelttikten sonra kapıya yöneldim. Kapıyı açtım ve dışarıya adımımı atar atmaz Dayı ile göz göze geldim. Günaydın evlat dedi. Duyulur bir sesle Günaydın dedim. Dayı&#8217;nın hemen yanında oturan Fadime de Günaydın dedi. Fadime genelde sabahları ben kalkmadan mezarlıkta oluyordu. Dayı&#8217;ya alışmıştım da, Fadime&#8217;ye alışamadım. Çok karışıyor bana. Çok soru soruyor. Sorduğu soruların hiçbirini bilmiyorum, hatırlamıyorum. Ya da Fadime gerçek bir deli. Beni biri ile karıştırıyor.</p>
<p>Dayı, Fadime ile onun önünden yavaş yavaş yürüyerek geçerken; Bugün çok keyiflisin, seni iyi gördüm evlat dedi. Arkama bakmadan, evet!&#8230; Dayı dedim. Fadime konuşuyordu: Sabah sabah nereye gidiyor bu oğlan? dedi. Dayı: Rahat bırak oğlanı dediğini duydum. Fadime ile Dayı daha neler konuştular duyamıyordum. Mezarlık kapısına yöneldim. Bir süre sonrada kapıdan çıkarak, caddeye çıktım. Oldum olası böyle kendi halinde yürümekten hoşlanıyorum. Hep düşünüyorum neden ben hiçbir şeyi hatırlamıyorum? Sanki bugün doğmuş gibiyim. Herkesler neler yaşadığını bir bir hatırlıyor. Ben niye böyleyim. Bana ne oldu böyle Neee Böyle bir canlı olur mu? Ben kimim, annem, babam yok mu? Buraya, bu mezarlığa nasıl geldim? Dayı&#8217;dan ve baş belası Fadime&#8217;den başka kimseyi tanımıyorum, hatırlamıyorum. Onları da zaten tam bilmiyorum. Kim onlar? Benimle neden ilgileniyorlar? Dayı iyi de Fadime çok yapışkan. Dayı&#8217;ya sordum, epeyce oluyor, Doğu Karadeniz&#8217;den geldi. dedi. Önceleri bir mezar başında hep ağlarmış, ben onu gördüm göreli hiçbir mezara yaklaştığı yok. Ne tarafa gitsem hep bana bakıyor gibi geliyor bana.</p>
<p>Fadime ile düşüncelerim yine derinlere gitmeye başladı. Bugün hiçbir şey düşünmeyeceğim. Fadime bile bugün benim keyfimi kaçıramaz. Adımlarımı keyifle aheste aheste atarak yürüyeceğim. Böyle yürümekten çok hoşlanıyorum. Hiçbir şey düşünmeyeceğim. Bugün kafamı hiçbir şeye takmayacağım. Zaten boş olan kafamı iyice boşaltacağım. Eğiliyorum, biraz orasına burasına vurayım, kafamın içinde ne varsa toplaşsın. Hah, şöyle!.. Eğilip, döküyorum. Bu hareketi yapmaktan çok hoşlanıyorum. Çevremde insanlar bana garip garip bakıyorlar. Deli diye düşünüyorlar. Her zaman karşılaştığım insanlar zaten bana isim taktılar. meczup diyorlar. Ben bu isimden hiç hoşlanmıyorum. Ama onlarla uğraşamam. Zaten her şeyi karıştırıyorum. Belki de haklılar. Aman söylesinler, umurumda değil. Bugün keyfimi kaçırmayacağım.</p>
<p>Birden kendimi uyur gibi hissettim. Peki bu yürüyen ve düşünen kim? Kalabalık bir topluluk sesi duyuyorum. Şu taraftan geliyor. Ben de o yana gideyim bari. Giderek sesler daha net geliyor. Ben bu sesleri tanıyorum. Bu söylediklerini daha önce duydum ben. Galiba ben kendim gibi olanlara nihayet kavuşacağım. İlk defa bir şeyler hatırlıyorum. Söylediklerini anlıyorum. Onlarda beni anlayacaklar. İşte gözüktüler. Ne çoklar. Ben bu kalabalığı hatırladım.</p>
<p>Yürüdüm ve kalabalığın içine girdim. İnsanların yüzlerine bakıyorum ve kimseyi tanıyamadım. Zaten kimse kimseyle ilgilenmiyor. O tanıdık sözleri sürekli söylüyorlar. Dinledikçe içim bir hoş oldu. Bu sözleri ben nereden hatırlıyorum. Ben ne zaman bunları öğrenmişim. Bunlar ne anlama geliyor. Bu kalabalık insanlar kim? Ben kimim? Sorulardan hiç hoşlanmıyorum ama kendime çok soru soruyorum. Yetmiyor bir de Fadime abuk sabuk sorular soruyor. Bütün bunlar benim için dayanılmaz bir işkenceye dönüşüyor. Ama bugün çok soru sorsam da kendime, moralimi bozmayacağım. Bugün çok güzel bir gün. Başka günlere hiç benzemiyor.</p>
<p>Şu cadde ne geniş. İki yandaki bu apartmanlar ne de yüksek. İnsanın sanki üzerine devrilecek gibi. Uzaktan bu kadar korkunç gözükmüyor. İyi ki mezarlığın yakınlarında bunlardan yok. Orası daha iyi. Her taraf ağaçlık. Fadime ile Dayı&#8217;dan başka kimseyi tanımıyorum ama olsun. Ben de onlar gibi, onların söylediğini söyleyeceğim. Bağırıyorum, çevremdekiler de bağırıyorlar. Bir an sanki kalabalığı ben yönetiyorum gibi geldi. Evet, evet, ben ne söylersem onu bağırıyorlardı. Kalabalık çok heyecanlandı. Yeni bir tane de söyledim. Nasıl güzel bağırıyorlar, bugüne kadar böyle bir sevinç tatmamıştım. Bir kez daha bir şeyler söylemek isterken, bir yerinden bir arıza olmuş araç gibi insanlar durdular. Benim de durmam gerekiyordu. Ağzıma geleni söyledim. Daha önce söylediğim gibi Tek Yol Devrim kalabalık yüzünü bana çevirdi.</p>
<p>Bazıları bana kızıyor, bağırıyorlardı. Bir tanesinin sesi kulaklarımda çınladı. Kim soktu bu meczubu miting alanına, kararlaştırılan sloganlardan başka slogan söylenmeyecek demedik mi? bana bağıran adamı hiç sevmedim. Bağıran, kızanlardan hiç hoşlanmam. Biri üzerime yürüdü, beni yol kenarına itti. Biri de dokununca çamurlu kanala yuvarlandım. Ne olduğunu anlayamadım. Her yanım çamurlanmıştı. Bana bunları yapanları görmek için başımı kaldırınca, yine onu gördüm. Fadime bir panter gibi kalabalığın üzerine yürüyor, bağırıyor, kalabalık birbirini ezercesine geri çekiliyordu. Fadime çamurlara bulanmış beni kucakladı. Sen O&#8217;sun. Sen mezarda yatan hırsız değilsin, sen devrimci olan çocuksun. dedi. Yine Fadime çıldırmıştı. Ama bu sefer hayatımı kurtarmıştı. Ama neler söylüyordu. Ne hırsızı, ne devrimcisi. Fadime&#8217;nin hayal gücü çok kuvvetliydi. Ama bugün çok ileri gitmişti. Mezardaki dediği, o yıllarca ağladığı mezardan söz ediyordu. Beni gördükten sonra mezara hiç gitmedi. Hiç ağlamadı. Şimdi de ağlıyor. Bir yandan üstümü başımı temizliyordu. Bir an dikkat ettim. Koca kalabalık hiç ses çıkarmıyordu. Bizim sesimiz, Fadime&#8217;nin bağırmaları çevreyi çınlatıyordu. Yol kenarına oturdum, Fadime çamura bulanmış kedi yavrusu gibi beni temizlemeye çalışıyordu. Kalabalık donmuş kalmışı. Kalabalığı yönettiği her halinden belli olan biri öne çıktı. Fadime&#8217;ye; Fadime Hala, sen bu deliyi tanıyorsun! dedi. Fadime, deli sensin, bu deli değil, yalnız yaşadıklarını hatırlamıyor. O da 30 yıl önce sizin gibiydi. Yalnız bir farkla, o kimseyi çamura yıkmaz, çamura yıkılmışları kurtarmaya çalışırdı.</p>
<p>Fadime nasıl biriydi? Bu kalabalığı böyle nasıl etkileyebiliyordu? Bu insanların Fadime&#8217;ye korku karışık saygı duydukları görülüyordu. Fadime&#8217;ye artık direnmemeye başladım. Yaptığı son hareketi ile de güvenimi kazanmıştı. O da bunu anlamış olacak ki; beni hem temizliyor, hem de kalabalığın ileri gelen çocuklarını azarlıyordu. ne yaptı size, neden böyle davranıyorsunuz? dedi. Bir an durdu; bugün keyifle kalktı, kahvaltısını yapmadan sokağa fırladı. Belli ki ilk defa bir şeyler hatırlıyordu. O 1 Mayıs&#8217;ı bilmez ki. Demin O&#8217;nu izledim. Mitingde 30 yıl önceki gibi haykırıyordu. Kimsenin şikayeti de yoktu. Herkes onunla bağırıyordu. Aradan 30 yıl geçti, sizler değiştiniz ama onun toparlayamadığı hafızası değişmedi ki dedi. Beni temizlemeye devam etti. Ama sustu. Arkasını da kalabalığa dönmüştü.</p>
<p>Fadime&#8217;nin bu tavrı kalabalığı çok etkiledi. Görevliler yürüyüş kolunu yeniden yürütmek için gayret ediyorlardı. Küçük bir grup yürümeye devam ederken, olayı gören, yakında olanlar yürümedi. Dondu kaldı. Fadime beni hala temizliyordu. Sonra koluma girdi; Hadi gidelim. dedi. Kendine gelen bazı gençler; Fadime hala, ikiniz de bugün bizimle gelin. Beraberce.Zaten az kaldı iskele meydanına gidelim. Biz bu adamı tanıyoruz. Sokaklarda kimsesiz dolanırken hep görüyorduk, ama senin anlattıklarını yaşadığını bilmiyorduk. dediler. Fadime kalabalığı dinlemedi. Aksi yöne doğru benim koluma girerek yürümeye devam etti.</p>
<p>Kalabalık öylece duruyordu. Aramızdaki mesafe gittikçe uzuyordu. Bir ara topluca yere oturdular. Biz Fadime&#8217;yle düşe kalka yürümeye devam ediyorduk. Bir köprüyü geçtikten sonra yol farklı yöne sapınca, artık görünmez oldular. Biraz meyilli bir yolu güçlükle yürüdükten sonra merdivenli bir yoldan yürüdük. Bu yollar kestirme yollardı. Bu yolları ben kullanamıyordum. Bu yolları Fadime iyi biliyordu. Merdivenli yol yeniden bir asfalt yola çıktı. Yol boyu yürürken önümüzdeki denizi, deniz kıyısındaki gemileri, iskele meydanındaki kum gibi insanları çok net görüyordum. Fadime&#8217;ye bitkin bir sesle; Fadime şurada oturup biraz dinlenelim. dedim. Hiç itiraz etmedi. Önce beni oturtarak yerleştirdi, sonra kendisi yanıma oturdu. Fadime&#8217;nin de gözü kalabalıktaydı. Ne çok insan vardı?</p>
<p>Fadime arda bir bakışlarını uzaklardan çekerek bana çeviriyordu. Bu kadının bakışlarından rahatsız olurdum hep. Bugün bu bakışlar beni eskisi gibi rahatsız etmiyordu. Fadime benim bugün güvenimi kazanmıştı. Çok zeki olduğu belliydi.Bu durumu biliyordu. Nedense fazla sırnaşmıyor, bu avantajını kullanmıyordu. Fadime bir anda sanki gözümde daha bir olgunlaşmıştı. Uzaklara bakıyor, kalabalığı gözlüyor, bana bakıyor, bana baktığı zaman ben de uzaklara bakmaya çalışıyordum.</p>
<p>Fadime konuşmadığı için sıkıldım; Fadime sen nerelisin. dedim. Gözlerini uzaklardan ayırmadan; Rize&#8217;liyim, sen de Rize&#8217;lisin, ama sen hiçbir şeyi hatırlamıyorsun. Biz beraber büyüdük, sen bu aşağıda, seni kanala itenler gibi bir çocuktun. Sonra tutuklandın, yargıladılar ve idama mahkumdun. Bir iki kez seni ziyarete gelmek istedim, sokmadılar. Sonra, idam edildiğini gazeteler yazdı. Ben de o zaman İstanbul&#8217;a geldim, araştırdım ve mezarını buldum. Mezarının başında ağlıyordum, ta ki uzun zaman sonra sen çıkıp gelinceye kadar. dedi. Fadime yine sustu. Anlattıkları çok garipti. Fadime bazen akıllı, bazen de böyle deliriyordu. Beni ölmüş bir adamın yerine koyuyordu. Belli ki, o da çok acılar çekmiş, bazı şeyleri ayırt edemiyordu. Anlattığı şeyler bugün çok ilgimi çekiyordu. Eğer anlattıkları doğruysa, benim idam edilmiş, ölmüş olmam gerekiyordu. Nasıl oluyor da ben yaşıyordum?</p>
<p>Böyle düşünerek, çok uzaklara bakarak sustum. Fadime de suskundu. Fadime&#8217;yle kalabalık içindeydik. Onlarla oynuyorduk, eğleniyorduk. Yapılan konuşmaları dinliyorduk. Fadime çok güzel bir kızdı. Elini hiç elimden ayırmıyordu. Hep el ele duruyorduk. Çevremdeki insanları hep tanıyordum. Onlar da çok neşeliydiler. Ne güzel oynuyorlardı, halay çekildi, arkasından tulumcu ortaya çıktı. Tulumunu yavaş yavaş şişirmeye başladı, önceleri çıkan anlamsız ve sevimsiz sesler, tulum tam şişince anlamlanmaya ve kulağa hoş gelmeye başladı. Tulum şişerken oyun ekipleri de küme küme oluşmaya başladı. Tulumcu haydi anlamında, bir ses verdikten sonra, bir oyun makamına giriş yaptı. Oyun kümelerinde, hemen birer oyun başları, horon ekip başları oluştu. O ne yaparsa onu yapıyorlar, sesli olarak da horon başları komut veriyorlardı. Horon uzun zaman devam etti. Fadime ile bende el ele aynı oyun ekibindeydik. Fadime, belinde fot´ası, basmadan entarisi, çok güzel bir kızdı. Çok da güzel oynuyordu.</p>
<p>Bet bir sesle uyandım. Fadime uzaklara dikili bir bakışla dururken, ben ona yaslanmış bir an uyumuşum. O bet ses de, arkamızdan hızla geçen bir kamyondu. Fadime uyandığımı fark etti. Ama bozuntuya vermiyordu. Aşağıdaki kalabalık yavaş yavaş dağılıyordu. Fadime&#8217;ye yaslanarak ne kadar uzun uyuduğumun bir an farkına vardım. Sonra tam tepemizde olan güneş, batmaya yönelmişti. Yaklaşık ikindi zamanlarıydı. Kim bilir kalabalık neler yapmıştı. Hiçbirini izleyememiştim. Kafamı Fadime&#8217;ye yaslayarak uyumuşum. Gördüğüm rüyayı Fadime&#8217;ye anlatsam mı acaba? Yok Dedim kendi kendime. Kim bilir ne anlamlar çıkarıp, neler anlatacaktı. En iyisi anlatmamak. Bugün de çok yoğun yaşadım, kafam kazan gibi oldu. Ne düşüneceğimi bilemiyorum. Eskiden yaptığım gibi, kendime bile sorular sormaktan çekiniyorum. Fadime&#8217;ye; Hadi kalkalım mı? dedim. Hiç itiraz etmeden sanki hazırmış gibi; Hadi. dedi. Yine kalktık yürümeye başladık. Ben daha iyiydim, yürüyebilirdim. Bir an sendeledim, Fadime yine koluma girdi. Ben de itiraz etmedim. Öyle yürümeye başladık. Fadime çok değişmişti. Artık konuşmuyor, gereksiz sorular sormuyor, rahatsız etmiyordu. Onun konuşmasını ben istiyordum ama onu konuşturmak için soru da soramıyordum. Böylece epeyi yürüyerek mezarlığa geldik. Kapıdan içeriye girdik. Mezar taşları yontan mermercinin önünden geçerek kaldığı binanın önüne geldim, Dayı ortada yoktu. Bu saatte genelde Mezarlık Müdürlüğü&#8217;nde çalışanlar, onu alışverişe gönderiyorlardı. O da genelde, akşama doğru mezarlıkta olmaz, hep alışverişe çıkardı. Herkesin her işine koşan, son derece çalışkan bir insandı. Tek başına her şeyin hakkından gelebiliyordu. Bilmediği şey de yoktu. Elinden gelmediği işe rastlanmıyordu. Bozulan her şeyi o onarıyordu.</p>
<p>Mezarlığa geldiğimizde Dayı&#8217;nın olmadığına ben çok sevinmiştim. Fadime beni odama kadar getirdi. Sabah, düzene soktuğum yatağın üzerine uzandım. Fadime bir süre odada oturdu ve sonra belli belirsiz bir şeyler söyleyerek odadan çıktı. Kapı önünde Dayı ile karşılaştığı seslerden anlaşılıyordu. Dayı Fadime&#8217;ye beni soruyordu. Fadime Dayı&#8217;ya pek bilgi vermedi. Zaten Fadime&#8217;ye bir şeyler olmuştu. Çok az konuşuyordu. Eskiden olsa bezdirircesine konuşurdu.</p>
<p>Biraz sonra Dayı kapıyı açarak odaya geldi. Ben uzandığım yerden doğrulmaya çalıştım. Hayrola oğul ne oldu, rahatsız mısın? dedi. o! diye itiraz edecek oldum, inanmadı. Bugün bir şeyler oldu dedi. Fadime anlatmadı, sen de konuşmuyorsun. Galiba siz yine kötü takıştınız. Sabah çok keyifliydin be oğul dedi. Haklıydı. Sabah gerçekten çok keyifliydim. Böyle bir güne hiç gözlerimi açmamıştım. Ama bugün yaşadıklarım da çok enteresandı. Dayı da Fadime gibi bir şeyler söyleyerek çıkıp gitti. Dayı çıkıp gittikten sonra, ben bugün yaşadıklarımı uzun uzun düşündüm. Fadime&#8217;yi, Fadime&#8217;nin ağladığı o mezarı, mezarda yatan o devrimci çocuğu. Fadime kafayı sıyırmış olmalı, beni devrimci zannediyor. Mezarda yatan çocuğa hırsız diyor. Ben bütün bunlardan hiçbir şey anlamıyorum. Sonra bana ne olmuş? Bir an Fadime&#8217;nin dediği doğru olsa, ben o yıllarda çok küçüğüm, onun söylediklerini nasıl yaşamış olurum. Fadime de aslında benim yaşlarımda gösteriyor. Ama her şeyi de biliyor. Beynim çatlayacak gibi oldu. Ne kadar böyle ali-hülle yaptığımı ertesi günü hatırlayamadım.</p>
<p>Ertesi günü, bir gün öncesine göre hayli yorgun uyandım. Önceki gün yaşadıklarımı bile üst üste koyarak anlatma gücüne sahip değildim. Bir süre yatağımın üzerine oturarak kendime gelmeye çalıştım. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.diguri.com/2010/05/guzel-bir-gun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutulan Laz Evleri</title>
		<link>http://www.diguri.com/2010/04/unutulan-laz-evleri/</link>
		<comments>http://www.diguri.com/2010/04/unutulan-laz-evleri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 01:02:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>diguri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.diguri.com/?p=78</guid>
		<description><![CDATA[Ev denildiği zaman içinde torunlar, baba ve dedenin birlikte yaşadığı yuva akla gelir. Yemyeşil bahçeler içinde birer konaktır bunlar. Bahçeler ve bostanlar, yeryüzünde biz de varız diyen tüm sebze ve meyveleriyle, sayfiye evlerini rüyalar alemine sokar. Avlusunda serendesi, çesmesi, oçambresi, xalesi ile tam bir farlılık arz eder. Bir de Laz evlerinin en yakın dere ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/unutulan-laz-evleri/unutulan-laz-evleri/' title='unutulan laz evleri'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/unutulan-laz-evleri-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="unutulan laz evleri" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/unutulan-laz-evleri/unutulan-laz-evleri_2/' title='unutulan laz evleri_2'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/unutulan-laz-evleri_2-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="unutulan laz evleri_2" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/unutulan-laz-evleri/unutulan-laz-evleri_3/' title='unutulan laz evleri_3'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/unutulan-laz-evleri_3-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="unutulan laz evleri_3" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/unutulan-laz-evleri/unutulan-laz-evleri_4/' title='unutulan laz evleri_4'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/unutulan-laz-evleri_4-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="unutulan laz evleri_4" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/unutulan-laz-evleri/unutulan-laz-evleri_5/' title='unutulan laz evleri_5'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/unutulan-laz-evleri_5-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="unutulan laz evleri_5" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/unutulan-laz-evleri/unutulan-laz-evleri_7/' title='unutulan laz evleri_7'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/unutulan-laz-evleri_7-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="unutulan laz evleri_7" /></a>
<br />
Ev denildiği zaman içinde torunlar, baba ve dedenin birlikte yaşadığı yuva akla gelir. Yemyeşil bahçeler içinde birer konaktır bunlar. Bahçeler ve bostanlar, yeryüzünde biz de varız diyen tüm sebze ve meyveleriyle, sayfiye evlerini rüyalar alemine sokar. Avlusunda serendesi, çesmesi, oçambresi, xalesi ile tam bir farlılık arz eder. Bir de Laz evlerinin en yakın dere ve ırmaklarına kurulu olan her evin veya sülalenin değirmenleri de olur.<span id="more-78"></span><br />
Bu yapı 20’nci yüzyılın ikinci yarısından sonra birden gözden düştü. Herkes eski Laz evlerini yıkıyor, yerine betonarme evler dikmeye çalışıyordu. Bir tarihin gözlerden kazınmasına şahit olmak varmış ve oldum. Her eski ev yerle bir ediliyor, sonra onunla hiç alakası olmayan, mimari hiçbir değer taşımayan yapılar kuruluyordu.</p>
<p>Köylerimize henüz araba yolları yapılmamıştı. Betonarme binaların; kumu, çakılı, çimentosu, kerestesi, kiremiti hep atlar ile taşınıyordu. Bu atları ilk defa bu kadar yakından gördüğümüz için yaşıtlarım ile bu atlarla çok ilgileniyorduk. Sağına ve soluna tahtadan yapılmış kutu şeklindeki küfeler ile bu hayvanlar Karadeniz’in dik yamaçlarına doğru patika yollardan ağır yükleri taşırken, bizler peşlerinden gitmekten çok hoşlanıyorduk. Bir defasında ağır yükü ile diz üstü çöken ve can çekişmeye başlayan hayvanı seyretmiştim. Hayvan gözlerimin önünde öldü. Onu, yol kenarındaki küçük bahçeye gömdüler.</p>
<p>Unutulan Laz Evleri &#8211; Laz Kültür DerneğiEvet insanlara bir şeyler olmuştu. Israrla eskiyi kazıyor ve yeni bir yapı olan betonarme ev için kendilerini yırtıyorlardı. Babalar, bazen de büyük erkek çocuklar da gurbette idiler. Eskiyi gözler önünden kazımak için insanlar birbirleriyle yarışıyorlardı. Biz de o sıra yeni evimizi yapıyorduk. Ama eskisini yıkamamıştık. Çünkü eski eve diğer amcalarımda ortak idiler. Ev yıkımları öyle çoktu ki; yıkımları seyretmek, orda bulunmak en büyük zevklerimizdi.</p>
<p>Eski evler, taş, ahşaptan değişik kompozisyonlar oluşturarak çok kuvvetli yapılar oluşturuyorlardı. Ev yapmak her toplumda olduğu gibi Lazlarda da sosyal yaşamda çok önemli yer tutar. Bir zamanların kültürünü yansıtan bu evleri yıkmak, büyük bir itina ile yapılırdı. Bu iş için gönüllü müfrezeler oluşmuştu. Zaten o sıralar imece usulü ile yardımlaşarak iş yapmak halk arasında çok yaygındı. Önce büyük bir itina ile enin damındaki kiremitleri elden ele yere indirirlerdi. Bu çalışmaya, yani toplu olarak çalışmaya Lazlar, Meci diyorlar. Elden ele kiremitler, yere inerken aynı zamanda bir kenara sanatkarane bir şekilde, bir duvar gibi dizilirdi. Sağlam kiremitler yığınlanırken yere düşen kiremitlerden tombala taşı yapardık. Tombala oyunu daire şeklinde yuvarlak hale getirilen kiremitler üst üste konarak, topla oynanan bir tür çocuk oyunuydu. Yıkım çalışmaları bütün hızı ile devam ederken çocuklar da kendi alemlerinde oyunlarına devam ederlerdi.</p>
<p>Çatıdan bütün kiremitleri indirdikten sonra, artık çatıdan bir şey düşmez diye inandıktan sonra büyük zevkimiz otrebiyi kaldırmaktı. Otrebi ocaklığın önüne konan kocaman yassı bir taştır. Büyüklerimizden öğrendiğim kadarı ile bu otrebi taşının altında altın para çıkardı. Bu parayı görmek hoşumuza giderdi. Otrebiyi büyük bir gayretle kaldırırlardı. Yıllarca yanan ateş ile taşın altındaki toprak bile kumlaşmış ve beyazlaşmış olurdu. Altındaki toprağı genelde çocuklara eşelettirirlerdi. Epeyce toprak eşelendikten sonra beyazımsı toprak, birbirine yapışık ve kolay dağılan topraklar çıkardı. Bu kolay kırılan, dağılan toprağın içinde bir altın para bulunurdu. Büyüklerden öğrenmiştim. Bu kolay kırılan ve dağılan toprak aslında kemikti. Yıllarca ateşe yakın toprağın altında buluna buluna bu hale geliyordu.</p>
<p>Çoğu zaman kendi kendime düşünmüşümdür. Bu kemiğin burada ne işi vardı? Otrebinin altında altın para çıkarsa o evin sahibi zengin Laz idi.</p>
<p>“Senin eskiler iyi idi, sen de aşağı kalmazsın” dediklerinde evin sahibi bu tür iltifatlardan çok hoşlanırdı. O takılmaları izler, konuşulanları dinler ve anlamaya çalışırdım. Lazların nasıl ev yaptığını ta o zamandan beri büyük merak ile araştırmaya başlamıştım. Araştırdım. Çok güzel bilgiler edindim. Şimdi bu uzun yıllar süren izlenim ve araştırmalarımı aktaracağım.</p>
<p>Unutulan Laz Evleri &#8211; Laz Kültür DerneğiÖncelikle evin kurulacağı yere ocaklık açılmaya çalışılır; ocaklığı açmak için bir tören yapmak gerekir. Bunu için her Laz ailesi bütün imkanlarını ortaya koyar. Ailenin ekonomik durumuna göre bir xoci (öküz) alınırdı. Bu ilk tören için toplanan ahali ocaklığı açmaya başlar, arazi durumuna göre o yere ev yapılır, bina kurulur hale getirilirdi. Evin oturma yerini oluşturacak bölümün bir köşesini kazarak çukur açarlar. Bu çukurun yanına xociyi yatırırlar. Koca hayvan ayakları bağlanarak yere yatırılır ve başı tam çukurun üstüne konulurdu. Çukurun başında kesilir, yüzülür, parçalanır. Etinden büyük kazanlar ile etli pilavlar yapılır. Baş özel olarak pişirilir ve gelen kalabalık tarafından yenilir. O gün yapılan yemekleri tükeninceye kadar yemek gelenektendir. Kafa kemiği temizlenir, beyin oyuğuna az toprak konulur, bu oyuğa bir altın para yerleştirilir, beyin oyuğunun geri kalan boşluğu da toprakla beslenerek iyice sıvanır. Hayvanın kesildiği oyuk temizlenir, kafa oraya yerleştirilir ve üstü toprakla örtülerek iyice basılır. Gömülen kafanın üstündeki toprak iyice düzeltilir. Bu işlemin yapıldığı yere geniş büyük bir taş konulurdu. Bu taşın ismi otrebidir. Otrebi ocak taşı diye Türkçeye çevrilebilir.</p>
<p>O gün törene gelen erkekler ev kurulacak yeri kazmaya, düzeltmeye devam ederler. Bir kısım insanlar toprağı kazır. Diğer kısım insanlar da xamel ile toprağı çekerlerdi. Xamel denilen alet şöyledir; tahta parçasına uzun bir sap çakılır. Tahtanın her iki ucuna ipler bağlanır ve böylece xamel hazırlanmış olurdu. Bu kalasa, eşit kuvvette insanlar dayanır, bu arada bir kişi de dikey durumdaki tahtayı tutarak aleti yönetirdi. Buna xamelci diyorlar. Amaç toprağı silerek çekmek ve istenilen yere götürmektir. Tahtayı bu iş için süren xamelci: Arada xamelin üstüne çıkar, çekimi zorlandığı zaman veya xamel toprağa fazla dalış yaptığında yarım ayak inerek ağırlık vermez böylece bir ağırlığın olması toprağı daha iyi silmesini sağlar. Bir taraftan da kazma ile kazılan topraklar fazla zorlanmadan istenilen yere getirilmiş olur. Bu işlerde çalışmak ustalık ister, herkesi hamelde çalışmaya almazlardı. Bir ekip oluştururlardı. Bu işleri yapmak için daha önce bu işleri yapan insanlara kendini ispatlaman gereklidir. Ayrıca xamel çekmek çok zevkli bir iştir. Zamel çekilen yerde toprak çok düzgün olurdu. Ben bu alete ilkel Laz greyderi diyordum. Hayli işe yarayan ilkel bir alettir.</p>
<p>Unutulan Laz Evleri &#8211; Laz Kültür DerneğiEvler her zaman iki bölüm halinde yapılırdı. Evin yarıdan aşağısı kazınarak axir (hayvan barınağı) yapılırdı. Bu bölüm bir insan boyundan biraz daha fazla kazılarak oluşturulurdu. Bu bölüm yapılırken genelde arazi meyilli olduğu için pek fazla harfiyat yapmak gerekmiyordu. Bu tür ev yapmaya insanlar arazi durumundan ve tarıma olan bağımlılıktan yönelmişlerdir. Bu çalışmalar yapılırken kuvveti bir noktada yoğunlaştırmak için “Helesa Yalesa Heya Mola e Berepe” diye çevreyi inletirlerdi. Bu gönüllü çalışmayı kadınlar yüksek bir yere çıkarak oradan hayranlıkları gizlemeden ara sıra erkeklerine tezahürat yaparlardı. Ayrıca bu toplanma yeri genç aşıklar için bir gösteri alanıydı. Delikanlı burada ne kadar güçlü olduğunu göstermek için bütün hünerini kullanırdı. Nasıl çalışkan olduklarını gösterme peşinde olurlardı. Kızlar da beğendikleri delikanlıları büyük bir hayranlıkla izlemeye çalışırlardı. Çevredekiler de bunu sezerler ve tatlı tatlı takılmalar ile düğün ve nişan gününü olduğundan daha erkene almak için ellerinden geleni yaparlardı. Laz geleneklerinde toplanma ve eğlenme büyük yer tutar. Oyun oynamayı seven bir topluluk olarak tanınırlar.</p>
<p>İki kat teras yapıldıktan sonra ocak yerine evin kurulacağı temeller kazılmaya başlanır. Temel sağlam yapılırdı. Axir ise daha itina ile kara taşla yapılırdı. Kara taşlar; dere yakınlarında taş ocakları kurularak, oralarda kırılarak, çevrelere düzeltilerek taşınarak getirilirdi. Axir tamamen taştan yapılırdı. Evin axir bağı bittikten sonra ev artık ahşap olarak yapımına devam edilirdi. Evin köşelerinde tahtalar, “kurt boğazı” denilen bir yöntem ile birbirine geçirilerek kenetlendiriliyordu. Bu çok özel bir yöntemdi. Böyle yapılan bir evin yıkılması imkansızdı. Tahtalar enine bir burgu ile delinerek içine düzgün olarak hazırlanmış çubuklar sokulurdu. Böylece tahtalar birbirine bağlanırdı. Ev yapımında bu tahta çivileri kullanmak Laz evlerinin en önemli özelliklerinden biriydi. Bu yöntemle yapılan evlerde metal çiviler kullanılmazdı. Böyle ev yapmada kullanılan yöntem tek değildi. Evin duvarlarına ahşaptan gözenekler yapılıyor, yalıdan toplanan geniş büyük çakıl taşlarını gözeneklere yerleşecek şekilde yontarak ahşap ve taşın çok güzel sentezi yapılıyordu. Bu yapı biçimi evleri nakış nakış örülmüş gibi bir başka gösteriyordu. Bir başka yapı biçimi: Ahşaptan üçgen şeklinde gözenekler yapılıyor ve bu gözeneklerin içi tuğla ile örülüyordu. Bu yapı biçimi daha sonra sıvanarak eski özelliğini kaybetti. Her ev kendi başına bir sanat eseri olmak zorundaydı. Çünkü her ev, yapıcısı usta ile yad edilir ve sahibi ile şöhrete ererdi. Evi yapan ve yaptıran el ele vererek bir şaheser ortaya çıkarırlardı. Bu yaptıkları ev ile hem usta, hem ev sahibi övünürdü.</p>
<p>Unutulan Laz Evleri &#8211; Laz Kültür DerneğiBu işin edebiyatı da yapılıyordu. Bir örnek verelim: Böyle güzel evlerin yapıldığı çağda, bir aile ev yaptırıyormuş; evin hanımı her gün ustalara lahana pişirip getiriyormuş, ustalar her gün lahana yemekten usanmışlar, kadını takip ederek lahana tarlasına ve ona görünmeden tarlayı tahrip etmişler. Tarlada bir tane canlı lahana bırakmamışlar. Ertesi gün ustalar lahananın dışında bir yemek bekliyorlarmış. Ama olmamış, teyze yine yine lahana getirmiş., bu sefer de teyze bir şarkı tutturmuş. Teyze: “Yeyin uşaklar yeyin. Bir düz bitti ise bir düz daha var”. Lazcası aynen şöyledir. “ Şkomit e berepe şkomit, ar duzi diçoduna ar duzida kon, şkomit e berepe şkomit”. Teyzenin böyle şarkı tutturarak yine lahana getirdiğini gören ustalar şaşkına dönmüşler. Bu anlatımlar Lazları nüktedanlığından ortaya çıkmıştır. Yoksa gerçekte usta ile evi yaptıran arasında en küçük bir kırgınlık olmaz. Böyle bir şey olursa bunu Lazlar uğursuzluk olarak sayarlar. Ustası memnun edilmeyen evi haşarat basacağını anlatan bir sürü deyiş vardır.</p>
<p>Evin tavan bölgesine gelince tavanın tam ortasına, boydan boya ongure yerleştirilir. Bunun iri düzgün ağaçtan olmasına dikkat edilirdi. Bu ailenin ekonomik durumuna göre iri ve iyi ağaçtan yapılırdı. Ceviz ağacı olması tercih edilirdi. Ceviz belli zamanlarda kesip dinlendirmek gerekiyordu. Böyle yapılırsa daha çok dayanacağı deneyimlerden geçirilmişti. Evler bir bir yıkılırken bu ağaçların hiç çürümediğini bizzat görenlerdenim. Bu ağaçlara çivi çakılmadığı için yeni betonarme binaların cam çerçeveleri, kapı pencereleri ve döşemeleri yıkılan bu evlerin ahşabı ile yapılıyordu. Ongure dediğimiz bu ağaç evin tam otrebi taşının üstünden geçerdi. Yani bu ahşap kiriş tam ocağın üstünden evi boydan boya kaplardı. Bu ağaca bir zincir bağlanır ve tam otrebiye kadar uzatılırdı. Ucunda bir kanca olurdu. Bu kanca ile zincir kısaltılarak uzatılabiliyordu.</p>
<p>Unutulan Laz Evleri &#8211; Laz Kültür DerneğiOngureye takılan zincirin ta ateşe kadar uzanması gerekiyordu. Bu zincirin Lazca ismi klemuri idi. Çatıya gelindiğinde önce tavanın döşemesi yapılırdı. Bu döşeme yapılırken evin iki baş tarafına direkler dikilir, çatının üst semer direği çakılırdı. Makas ağaçları denilen düzgün ağaçlar saçakları da ayarlayarak dikey olarak yerleştirilmeye başlanırdı. Dikey paralel olarak dizilen makas ağaçlarının üstüne rekha denilen ve asıl kiremitin üzerine dizildiği çıtalar ölçülü olarak dizilirdi. Rekalar çakılırken kiremit boyuna ve kiremitin oyuklarına göre çakılmaya çalışılır. Bu çatı semerine eski Laz evlerinde içi ve çatı semerleri yaparak çeşitli şekiller vermişlerdir. Zamanla bu güzel sanat yok oldu. Şimdi çatılar tek yükselti ve saçaklardan oluşuyor. Bir an gelir ustalar çatı üstünde başına ve sonuna bir çıta çakarlar ve bu iki çıta arasına ip gererler. Ustalar bu zamanda bir garip çalışmaya başlarlar. Rekalar çakılıyor ama sanki ustalar boş yere çekici keseri vuruyorlar gibi gelir. Bir de vuruşlarını ahenkli yaparlar. Bu çalışma çok eğlenceli geçer. Evi yaptıran ev sahibi ipe bir kumaş asar. Komşular, dostlar da gelip kumaşlar asarlar. İp rengarenk kumaşlarla donanır. Hediyeler geldikçe coşar. Çalışma bir bayram havasına dönüşür. Tak taka, tak taka, tak taka sesleri ile çakılmaya devam eder. İş aslında durdurulmaz ve büyük bir çabuklukla devam eder. Kiremitlerde büyük bir çabukluk ile örtülür. Evin tepesine asılan kumaşlar ustalarındır. Onlara verilir. Bu davranış yine geleneklerdendir.</p>
<p>Çatı bittikten sonra iç donanıma geçilir. Tuvalet banyo yapılır. Bir de Lazlar kapalı bir toplum olduklarından her yatak odasında döşemelere bir kapak yapılır. Bu kapağın altında bir su aylağı ve suyun dışarıya atılması için atık su yolu vardır. Bu kamuflajlı banyoları yeni eşler kullanır. Evde büyüklerin yanında yıkanmak, bunu için gürültü yapmak büyük ayıp sayılır. Bundan dolayı yeni evlilerin eşleri ile rahat rahat yıkanmaları için bu yöntem bulunmuştur.</p>
<p>Dolaplar, kiler, kaşıklıklar, kazanlıklar, askılıklar ve daha birçok şeye gerekli olan envai çeşit donanımı yaparlar. Bu çalışmalar evi yaptıran adamın durumuna göre değişir. Eğer ekonomik durumu iyi ise iğneden ipliğe her şeyi yapılır. Ana kapı yapılır. Yine ana kapı üzerinde bir yarım kapı daha yapılır. Lazlar buna khotzophortha derler. Bu işlem tamamlandıktan sonra ana kapı kapatılır.</p>
<p>Bu olaydan sonra evi yaptıran kişi yeni bir öküz, yani xoci getirir. Onu keser, yine etini ayarlar, etli pilavını yapar ve yemeği hazırlar. Kafayı pişirirler. O gün bir şölen verilir. Yenilir içilir ve bütün etler tüketilir. Kafa da yenir, temizlenir, biraz yakılır ve temizlenerek boyanır. Kafa rengarenk hale gelir. Bu kafa ana kapını üstüne çakılır. Kapının tam üstüne kapıyı ortalayacak gibi, boynuzlar iki yana, yere paralel bir şekilde çakılı durması Lazların yine vazgeçemeyecekleri ev yapma usul ve geleneklerindendir. Artık evin törenle açılmasına geçmek gerekmektedir. Evi açmak geleneklere göre o topluluğun en yaşlısına düşerdi. Fakat genelde yaşlı Lazlar ev açılışını evi yapan ustaya bırakırlardı. Bu, ustaya değer vermenin bir göstergesi idi. Yaşlı Lazlar dualarla evin açılışına eşlik ederek topluma örnek olurlardı. Topluluk ise hep bir ağızdan dualarla “amin” diyerek açılışa eşlik ederlerdi.</p>
<p>Bu ev yapımında öküzün, yani xocinin kesilmesi bir güç ifadesi idi. Hatta hayvanın gösterişli olması, kimsenin kesemeyeceği kadar büyük olması için bir anlamda Lazlar birbirleri ile yarışırlardı. Bu gelenek Lazların ekonomik yönden zayıflaması ve İslamiyeti kabulü ile yerini koça bıraktı. Bugün bu alışkanlıklardan pek bir şey kalmadı. Gelenekler maddi koşullar ile beraber, onların yanı sıra gevşeyerek zaman içinde etkinliğini kaybetti. Giderek tamamen ortadan kayboldular. Şimdilerde evinin yapımını bitirenler en sonunda bir koç kesiyorlar ve bunu adak geleneklerine göre eşe dosta dağıtıyorlar. Yalnız bir evi tamamlayan unsurlar da peşi sıra gereklidir. Birincisi ve ne önemlisi su ihtiyacını karşılayan çeşme kapıda olmalı. Bu evin şanıdır. Çeşmeler Laz kültüründe ayrı bir yazıda incelenecek kadar önemli bir yapıdır. Yine dışarıda dört direk üstüne yapılan meydan tuvaleti olurdu. Lazlar buna xale diyorlar. Bu önemli bir yapıdır. Pisliğin üstü kuru yaprak ve eğrelti otu ile örtülür, kokmaması sağlanır ve bu pislikler tarımda kullanılırdı. Bu meydan tuvaleti basit tahtadan yapılırdı. Evler modernize edilirken, çayın gelişinden sonra, tarım çay lehine tekelleşince xale de ortadan kalktı. Çeşmeler de ortadan kalktı.</p>
<p>Beton evler yapıldıktan sonra su mutfağın için alındı. Modern evlerde olduğu gibi evin içine girdi.</p>
<p>Evin en çok rüzgar alan cephesine, avluya karayemiş fidanı dikilir. Karayemişe “Laz kirazı” denir. Meyvesi yenir. Kışın yapraklarını dökmez, evi rüzgardan korur. Bir ev için çok önemlidir. Evi sert rüzgarlardan korur, sıcak tutar. Evler, eski evlerin yerine yapıldığı için eski evlerin avlusunda bulunan karayemişler kesilmediği için yeni evlerin avlularında da bulunmaktadır. Lazlar, karayemişe yani Laz kirazoba “m3u” derler. Evi esas gösteren avludur. Lazlar avluya evliya derler ama bu Lazca değildir. Avlunun asıl Lazcası khoda’dır. Khoda yada avlunun düzeni, güzelliği o ailenin asaletini gösterir. Bunun için avlunun düzenine çok önem verilirdi. Lazların yaşadığı yerler genellikle engebelidir. Bu nedenle Lazlar genellikle merdiven yapımında yada düzenlemesinde çok ileri idiler.</p>
<p>Yokuşları nakış nakış merdivenlerle işler. Çevre düzenlemesine önem verirler. Aslında bir evi de gösteren bunlardır. Bunu bildiklerinden mi, engebeli araziye sahip olduklarından mı, yoksa araziyi düzeltme duygularından mı olacak o pek birbirinden ayrılmaz; çünkü bir yandan da araziyi düzeltmek ve orayı yaşanır bir duruma getirmek zorundalar.</p>
<p>Çevresi otlarla kaplı olan evler iyi sayılmaz, temiz olmayan otlar, sarmaşıklarla kaplı evler Lazlarda virane, sahipleri ölmüş diye düşünülür. Böyle güzel bir evin önünden geçen Laz durur, düşünür, dua eder. Duayı önce evi yapan ustaya, yaptıran ev sahibine, soyuna sopuna dua ettikten sonra tanrıdan (Ğoromotişe) herkese böyle bir yuva nasip etmesi için yakarışta bulunur. Eski Lazlarda daha iyiye sahip olmak için toplumsal bir yarış vardı. Yaşlılar gençlere rehber ve yardımcı olurlardı. Toplu çalışma ve imece çok gelişmişti.</p>
<p>Tüm bunları anlatırken, oçaxaleyi de unutmamak gerekir. Oçaxale, çöplük anlamına gelmektedir. Laz evlerinin hemen hemen hepsinin bir cephesi açık çöplüktür. Bu olumsuz bir yapıdır. O zamanlar çevre kirlenmesi pek o kadar illeri olmadığı ve çöp ve atıklar bostan ve tarımda kullanıldığı için pek önemsenmiyordu. Bunu da zaman içinde yeni yapılar yaygınlaştıkça, kendilerine yakıştırmadıkları için kaldırdılar. Tuvalet çukurunu bile foseptik çukur haline getirmişlerdi. Bugün böyle bir şeyle karşılaşılırsa, böyle bir yapı görülse o evde oturan ilkel oçaxale kültürünü yaşayan insanlar olarak tanınırlar. Bu yapı sevimsiz bir durum arz eder.</p>
<p>Karaboğaz ( Kurtboğazı) geçme tekniği ile yapılan bu evler, tahtalar yine ahşap çivilerle birbirine çakılarak yapılan bu yapılar depreme dayanıklı yapılardı. Bu yapıların bazen yöresel özellikler taşıyan çok katlı evler de yapılıyordu. Genelde bir bodrum kat, onun üstünde oturma yeri, yeni insanların yaşamlarını sürdürecekleri bölüm olurdu. Çatı ise bir depo olarak yapılırdı. Bu çatılar bir depo, bir ardiye veya otluk olarak kullanılırdı. Yeni yapılar yapılmaya başlanıldığı zaman bu oluklu kiremitler değişti, yassı ve ince oluklu, birbirlerine kenetlenen kiremitler tercih edildi. Çok az da olsa çatıyı kiremitle örtenlere de rastlanırdı. Evlerin bodrum katları birkaç bölüm olarak yapılırdı. Bodrumda yer kalmamışsa ek olarak yerler yapılırdı. Genelde bunlar evlere bitişik olarak yapılır ve üstü ahşap örtülür, otluk olarak kullanılırdı. Tarım için kullanılan tarım araç ve gereçleri de bu ek binalar altında saklanır ve korunurdu.</p>
<p>Evin oturma odasının arkasına jilemona denirdi. Jilemona da evin duvarına bitişik kışlık odunlar biriktirilir. Bu odun yığınına ç’arma derler. Ç’arma yani odun yığınlarının çok güzel olması gerekir. Dağdan bu odunlar arka ile taşınır. Bunu gören diğer komşu Lazlar evin gelinine gıpta ile bakarlar. Aferin gelin hanıma derler. Oturma evin en teferruatlı yeridir. Ateş orada yakılır. Ateş yakıldı mı çevresinde oturulur ve sohbet edilirdi. Tavana asılan klemuri zincirin ucunda kazanlar asılı olur ve yemekler pişirilir. Bir köşede evin erzaklarının bulunduğu kiler, köşelerde gerekli olan bütün araç ve gereçlerin asıldığı ve takılı olduğu aksesuarlar yer alırdı. Bu oturma kısmından diğer odalara geçmeden önce selamlığa geçilirdi. Buradan diğer odalara geçmek gerekiyordu. Salonlar genellikle az ışıklı ve loş olurdu.</p>
<p>Misafirler önce selamlıkta karşılanırdı. Sofaya alınmadan önce en yakın misafir odasına alınırdı. Sofaya açılan odalar genellikle misafir odalarıdır ve yatak odası olarak kullanılabiliyordu. Bazen bitişik yapılan tuvaletlere de rastlanmaktaydı. Böyle yapılmasının nedeni evi kötü kokulardan korumaktı.</p>
<p>Engebeli araziye yerleşen Lazlar, genelde evlerini yaparken, sağlam yamaçları ve bir de denizi gören yerleri tercih ederlerdi. Birbirine uzak ve dağınık bir şekilde evlerini inşa ederlerdi. Lazlar evlerini sahip oldukları arazinin tam ortasına yaparlardı. Uzun zaman denenmiş sağlam bölgelere ev yaparlardı. Bilinmeyen tehlikeli bölgeler tercih edilmezdi. Yapı bakımından köklü ve kendine özgü özelliği olan bir yapıya kavuşmuşlardı.</p>
<p>Bunda Lazların kıvrak zekasının çok önemi vardır. Bölge insanımız eskiden de yapı ustası olarak başka bölgelerde çalışırlardı. Yeni yapıyı da kısa zamanda öğrendiler. Diğer büyük şehirlerde müteahhitlik ve yapı ustalığında önemli başarılar kazandılar.</p>
<p>Yapıda ahşap kullanımı, yöresel bir yapı tarzıdır. Bölgenin ormanlık bölge olması, ahşabın kolay ve ucuz bulunması gelişmiş ahşap yapıya katkıda bulunmuştur. Doğu Karadeniz nemli bir atmosfere sahiptir ve ahşap kullanımını zorunlu kılmaktadır. Yapıcılıkta ahşap yöresel bir yapı tarzıdır.</p>
<p>Yapıcılıkta kullanılan bir yöntem de gözenek gözenek boşluklar bırakılmasıydı. Bu boşlukların içine uygun şekilde çakıl taşları yerleştirilir (göz doldurulması) , böylece de değişik bir görüntü oluşturulurdu.</p>
<p>Unutulan Laz Evleri &#8211; Laz Kültür DerneğiBir başka yöntem, ahşap çok daha geniş çapraz üçgen şeklindeki gözenekler bırakılması şeklindeydi. Bu gözenekler tuğla ile içi örülerek duvar tamamlanıyordu. Bazen tuğla yerine başka harç veya taş kullanılırdı. Bu, yapılara dışardan güzel bir görünüm verdiği için sıva yapılmazdı. Bu evler uzaktan rengarenk desenli gözükürdü. Daha sonra bu güzel duvarları sıvamak moda oldu. Evler eski görünümünü kaybetti. Bunun nedeni ilk defa ağaların ve varlıklı aile evlerinin bu şekilde yapılmasıydı. Bu evlere “beyaz konak” gibi çarpıcı isimler de takılınca yeni yapılan konutlar ister istemez bu hale dönüştü. Ev yapımında kullanılan planlar genelde aydı idi. Bunu değiştirmeyi düşünmezlerdi. Çok gerekli olursa şartların zorlaması ile ancak değiştirirlerdi. Ortak kullandıkları büyükçe oturma odasının ve diğer odaların genişliği, ailenin büyüklüğüne göre değişirdi.</p>
<p>Laz evlerinin diğer bir bölümü evin hemen yanında bulunan serendeler’dir. Bu yapılar yine ahşaptan dört direk üzerine inşa edilirdi. Yitecekleri kurutmak ve korumak için dışardan hava alan, rutubet yapmayan direkler üzerine tek oda çatılarak inşa edilen bir yapı idi. Bu yapı Lazların evlerinin avlusunda muhakkak olurdu. Kızı istenen bir aile evet demeden önce kızı isteyen ailenin evini gizlice bir vesile ile ziyaret ederek kapılarında serenderi var mı diye bakardı. Eğer kapılarında serende yok ise o isteğe hayır cevabı verilirdi. Serendeler sosyal yaşamda böylesine önemli olmalarının yanı sıra ekonomik hayatta da çok gerekli idiler.</p>
<p>Bu yazıdaki bazı deyimler:<br />
Meci-imece: Karşılığında ücret almadan toplu olarak yapılan işin adı.<br />
Phaphuli: Dede.<br />
Otrebi: Önünde ateş yakılan dikdörtgen prizması bir taş. Bu taşa ocaklık taşı da denir.<br />
Xoci: Öküz.<br />
Xameli: Toprak çekmeye yarayan saplı geniş tahta. Tam orta yerinden iple bir sırığa bağlıdır. Geniş tahtanın sapından tutarak iki yanına da basarak kalabalık insanlar ipin bağlı olduğu sırığı çekerler. İlkel bir greydere benzemektedir.<br />
Axir: Hayvanların beslendiği evin altında bir bölüm. Bodrum.<br />
Kurt Boğazı: Özel bir şekilde birbirine kenetlenen eski evlerdeki ahşap köşelere verilen isimdir.<br />
Duzi-Zeni: Genelde dere kenarlarında kör duvarlar çekilerek oluşturulan tarla.<br />
Sulama özelliği olduğu için sulu tarımda da kullanılırdı.<br />
Kör duvar: Kara taşlar ile yapılan çimento kullanılmamış duvar anlamına gelir.<br />
Ongure: Döşemelerin alt kalasları, kirişleri.<br />
Klemuri: Kazan asılan ve yemek pişirmeye yarayan tavana asılmış zincir.<br />
Rekha: Kiremitleri tutan ince çıtalar.<br />
Khotzophortha: Ana kapıda yapılan yarım kapı. Gündüz bu kapı açık olur.<br />
Karayemiş-mbu: Buna &#8220;Laz Kirazı&#8221; da denir. Yöreye has bir yemiş. Siyah salkımlar halinde oluşur. Çekirdeği olan bir yemiştir.<br />
Avliya: Avlu.<br />
Virane: Kimselerin oturmadığı ev. Uğursuz veya virane ev de denir.<br />
Oçhaxale: Lazların evlerinin bir cephesinde oluşturdukları çöplük.<br />
Khoda: Avlu.<br />
Oda: Evin içi, bölümlerinden her biri. K’odayı Türkçede pek kullanmayız. Ama “Oda” Türkçeye geçti. Kelimenin Türkçe olduğu sanılmaktadır.<br />
Göz dolması: Ahşap gözeneklerin taşlarla doldurulması şeklinde yapılan bir yapın türü.<br />
Muskalı: Geniş üçgen şeklinde ahşap gözenekler bırakılarak yapılan yapılardır. Büyük muska şeklindeki boşlukların tuğla ile yada daha başka bir şeyle doldurulması şeklinde yapılan duvar yapı tarzıdır.</p>
<p>Not: Muhammet Tunçsan&#8217;a ait bu yazı Chiviyazıları tarafından çıkarılan Kafkasya Yazıları dergisinde yayımlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.diguri.com/2010/04/unutulan-laz-evleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karikatürler Üzerine Röportaj</title>
		<link>http://www.diguri.com/2010/04/video/</link>
		<comments>http://www.diguri.com/2010/04/video/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 00:44:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>diguri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.diguri.com/?p=71</guid>
		<description><![CDATA[Medium: www.metacafe.com
Link: www.metacafe.com
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><object type="application/x-shockwave-flash" width="400" height="345" data="http://www.metacafe.com/fplayer/4557733/rasit_yakalinin_muhammet_tuncsan_roportaj.swf"><param name="movie" value="http://www.metacafe.com/fplayer/4557733/rasit_yakalinin_muhammet_tuncsan_roportaj.swf" /><param name="quality" value="high" />Medium: www.metacafe.com</object>
<br />Link: <a href="http://www.metacafe.com/watch/4557733/rasit_yakalinin_muhammet_tuncsan_roportaj/">www.metacafe.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.diguri.com/2010/04/video/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karikatürlerim</title>
		<link>http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-3/</link>
		<comments>http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-3/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 00:03:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>diguri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Karikatürler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.diguri.com/?p=53</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-3/10-2/' title='10'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/101-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="10" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-3/13-2/' title='13'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/131-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="13" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-3/14-2/' title='14'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/141-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="14" /></a>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karikatürlerim</title>
		<link>http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-2/</link>
		<comments>http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 00:02:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>diguri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Karikatürler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.diguri.com/?p=45</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-2/07-2/' title='07'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/071-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="07" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-2/08-2/' title='08'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/081-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="08" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-2/09-2/' title='09'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/091-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="09" /></a>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karikatürlerim</title>
		<link>http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim/</link>
		<comments>http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Apr 2010 23:59:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>diguri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Karikatürler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.diguri.com/?p=40</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim/attachment/02/' title='02'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/02-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="02" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim/attachment/03/' title='03'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/03-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="03" /></a>
<a href='http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim/attachment/05/' title='05'><img width="150" height="150" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/05-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="" title="05" /></a>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.diguri.com/2010/04/karikaturlerim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osman Nuri</title>
		<link>http://www.diguri.com/2010/04/osman-nuri/</link>
		<comments>http://www.diguri.com/2010/04/osman-nuri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Apr 2010 23:57:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>diguri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.diguri.com/?p=27</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/osman_nuri_baner.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-28" title="osman_nuri_baner" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/osman_nuri_baner.jpg" alt="" width="419" height="100" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.diguri.com/2010/04/osman-nuri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osman Nuri Bölüm 1</title>
		<link>http://www.diguri.com/2010/04/osman-nuri-bolum-1/</link>
		<comments>http://www.diguri.com/2010/04/osman-nuri-bolum-1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Apr 2010 23:56:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>diguri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.diguri.com/?p=31</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/01.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-32" title="01" src="http://www.diguri.com/_wordpress_muhlama_10/wp-content/uploads/2010/04/01.jpg" alt="" width="489" height="593" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.diguri.com/2010/04/osman-nuri-bolum-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

